Kavuşmak.

Eğer ayrılık olmasaydı kavuşmanın bir anlamı olur muydu? Bence kavuşmanın anlamını ayrılık seni bitirdiğinde, hayattan tat almamaya, acıyı, özlemi en içinde hissetmeye başladığında anlıyorsun. Kavuşmak ne güzel bir şey. “Oh be…” Artık yüreğini acıtan özlemden değil, yanındayken çektiğin özlemden doluyor gözlerin. En sevdiğin yer boynu, 7/24 kokusuyla hizmetinde. Uyuyorsun, uyanıyorsun hep onu seviyorsun. Gözleri, sesi, soluğu hepsi burda, işte dizinde yatıyorsun, ah dizlerim demiyor. Sana bakıp, durup dururken “seni çok seviyorum” diyor mesela. Karşılık vermezsen de üç kere tekrarlıyor, bazen bilerek cevap vermiyorsun ki daha çok söylesin diye. Bazen üst raflara boyun yetmiyor, sen çağırmadan bir el uzanıveriyor arkandan. Sabah kahvaltılarında sofranız biraz eksik ama nasıl tatlı. Tüm gün yoruluyorsunuz bir kanepeye ikiniz kıvrılıyorsunuz, en güzel akşam terapisi. Özlemek ayrı, kavuşmak ayrı güzel. “Ayrılık da sevdaya dahil.” diyen şairimiz de bildiği gibi, bir sevda düşünün ayrılık var, özlemek var, kavuşmak var. Sevdalar bu yüzden sevda.

Reklamlar

Yollar.

Sonra düşündüm eğer kavuşmak yoksa özlemek neden olsun diye. Sevdanın da özlemenin de bir anlamı olmalı dedim, düştüm yollara. Bu yollar yazmadan bitmez dedim başladım işte. İçimdeki sevginin hakkını vermeliydim. Uykusuz kaldığım gecelerin, yanan yüreğimin, özlemekten ıslanan yastığımın hakkını. Onu severken de hiç korkmamıştım, tıpkı şuanki gibi cesaretliydim. Hiç korkmadım. Hatta uyandığım her sabah daha çok sevdim. Sevginin karşılık beklemek olmadığını ayrı kaldığım günlerde anladım. Karşılıksız seveceksin. Hiç beklentin olmayacak. Özlerken özlenmeyi, severken sevilmeyi beklemeyeceksin. Belki de ayrılık olmasaydı birlikte olunan günlerin güzelliğini de fark edemezdik. Özlemek iyi hoş şey de bazen çok can yakıyor. Ödüm kopuyor tişörtündeki koku bitecek diye. Koklasam bir dert, koklamasam burnum sızlıyor. Ben tüm yanlışlarımı alıp gidiyorum. Sevgimi, yüreğimi, özlemimi, içimdeki o adamı alıp gidiyorum. Belki bir daha gözlerine değemem, belki o kokuya bir daha gelemem. Karşılık beklemeden gidiyorum. Her şey şu yürekte. Hasret kaldıklarımıza sevgilerimle..

Ev.

Bir evin var, bir yatağın üzerinde yastığın. Mavi nevresim takımlarını yeni yıkamıştın, döndüğünde temiz bulmak için. Bir gece de olsa kullandın nevresimleri kokun kaldı. Banyoda yarım kalmış şampuanın, aynanın önüne dizdiğin eşyaların. Acele çıktığın için dağınık bıraktın ortalığı hangi eşyan nerede kim bilir. En son çıkarken tarayıp döktün saçlarını. Turuncu bir havlun vardı, en sevdiğin renk turuncu, valizine sığmadı diye almamıştın yanına. Gidemiyorsun. Kapıyı çalmaya cesaretin var ama ya açan olmazsa diye korkuyorsun. Bir yürekten ayrı kaldın diye sokakta kalmış hissediyorsun. Uyuyorsun onu seviyorsun, uyanıyorsun onu seviyorsun. O evi çok seviyorsun ama gidemiyorsun.

Kokular unutulmaz.

Anıları rafa kaldırmak diye bir şey duydum. Bir kitabı, eşyayı rafa kaldırırsın da anıyı nasıl kaldırabilirsin anlayamadım. Ben hiçbir anıyı hiçbir yere kaldıramam. Güzel olan hiçbir anıyı kötü bir yere de koyamam. Bir adamı çok sevmiştim mesela. Çok güldük, çok ağladık, birimiz kaçtı diğerimiz onu aradı. Bir ekmeği bölüştük de yedik, tabakta son kalan lokmayı sırf o yesin diye çatala ilk batırıp hızlıca ağzına katmaya çalıştık. Çok içtik, ilginçtir ki hiç sarhoş olmamışız ama. Gezdik, eğlendik. Uyuduk, uyandık. Kavgalar ettik, bağırdık ama bunları da kötü denen o kelimeye sığdıramam. Şimdi farklı yerlerde farklı şeyler yapıyoruz. Ben şuan yazımı yazıyorum mesela o ne yapıyor kim bilir, ben bilemem. Bir gün aşık olursa eğer o kadına gitsin bu cümlelerim. Sabah kahvaltı yapmayı çok sever, acıkırsa suratsız olur biraz. Yumurtayı çok sever ama eğer sen sevmezsen söyle yemez . Ekmek almaya gitmeye çok üşenir, ama yine de sen söylersen kıyamaz gider. Kayıp programlarından nefret eder, onun yerine spor haberlerini izlemeyi tercih eder. Arabaları çok sever ilk doğum gününde büyük bir oyuncak araba alabilirsin. İçerken Neşet Ertaş açmayı ihmal etme, ha bir de rakısını duble katmayı. Geceleri üşümem der üstünü açar ama sen kontrol et kolları buz gibi olacaktır üstünü ört. Pek terlemez, alnından küçük küçük terler. Geceleri acıkırsan uyandır, karnını doyurmadan asla uyumaz. Sabah senden önce uyanırsa telefona bile bakmadan seni izler. Gömlekleri ütüsüz de giyer pek önemsemez ama sen yine de ütüle. Çok sigara içer, içmesin diye bol bol oyala. Sev.. çok sev.. seversen bir çocuk gibi olur çünkü. Sen niye yapmadın deme bana. Yazdıklarımdan daha fazlasını anlatırsam, korkarım sende beni görecek diye. “Her nasip vaktine esirdir.” demişler. Benim nasibimde yıldızlarda, ayda, rüzgarlarda. Kokusunu anlatamam mesela. Kokular unutulmaz.. asla anlatılmaz.

Ruh ölümü

Açılan hiçbir yara tamamen kapanmaz. Mutlaka bir yerlerde izi kalır. İlkokula giderken bisikletten düşmüştüm ve bacağım yara olmuştu, hâlâ duruyor. Günümüzde vücuttaki yaralara bir çok çare bulunuyor ama kalp yarasının henüz bir çaresi bulunamadı. Günlerce, aylarca hatta yıllarca acı çekersin, bazen öldüm sanar ölmezsin. Önce acını en ağır şekilde yaşar sonra açarsın pencereleri dışarıda bir hayat olduğunun farkına varır, hadi dersin. Hadi çık.. çıkarsın uzun uzun yollardan yürürsün, karşılaştığın hiçbir zorluk içindeki acı kadar acıtmaz seni çünkü sen o acıyı tattın. Ara sıra telefonun çalar “kim bu ya” diye söylenirsin. “Nasılsın ne yapıyorsun” cümleleri. Her zaman “iyisindir” bu işin kuralı böyle. Çok gülersin bazen neye güldüğünü bilmeden. İnsanlar konuşur konuşur da sen duymazsın. Acı böyle bişey. Yanarsın, söndüm dersin. Ruhun ölür, sen yaşamaya devam edersin. Özlersin… kendini çok özlersin.

Şefkat.

Şefkat arayarak bulabileceğiniz bir şey değildir asla. Şefkat denilen şeye hayatınız boyunca sadece denk gelebilirsiniz. Kimi zaman anne kucağında kimi zaman baba evinde kimi zamanda gönlüne girebildiğiniz bir adamın avuçlarının arasında. “Adamlık” ve “erkeklik” kavramı her zaman çok farklı anlamlar ifade etmiştir bana. Çünkü erkek cinsi ile anılmış her varlık maalesef adamlık sıfatını taşıyamamaktadır. Adamlık denen kelimeyi şefkat olarak tanımlayabiliriz, kısa olsun dersek eğer. Şefkat bir adama yakışan en güzel, en özel şey. Saçlarını avuçlarının arasında hissettiren, gözünden bir damla gözyaşı aktığında senden önce uzanıp silen, düştüğünde kaldıran hatta düşmene izin vermemek için elini sımsıkı tutan, sen uçuruma dahi yürüsen peşinden gelip seni tutan, gönül verdiğini inciten değil de onu incitenlere belki de hayatı dar eden bir adam. Şefkat dediğimiz şey ne bir hediye paketinde verilen, ne bir mağazada satılan ne de bir çiçeğin kokusunda gizlenen bir şey. Şefkat denilen şey küçücük bir dokunuşta, sözde, bakışta, şefkat denilen şey yürekte. Yüreklerinizin ışığını kapatıp, gönül verdiklerinizi karanlıkta koymayın.

Bir masa, iki sandalye.

Geçmiş denen şey tam olarak da geçip gitmiş bir şey değil aslında. Kimi zaman gözünde canlandırdığın, kimi zaman yazdığın, çizdiğin, okuduğun bir zaman parçası. Öyle şiirler okudum ki sanki o zamanda, o yerde, o insanla birlikte yaşamışım gibi. Öyle türküler dinledim ki, hâlâ da bıkmadın mı şunlardan diyenlere inat dinlerim; bir masada rakımı dolduruyorum Neşet baba kenarda sazını çalıyor sanki. Aşık Mahsuni, Neşet Ertaş, Ahmed Arif, Nazım Hikmet, Edip Cansever, İlhan Berk… saymakla bitmeyen, hayatımda hiç eskimeyen insanlar. İyi ki gelmişler bu dünyaya ve asla unutamayacağım muazzamlıkta eserler bırakmışlar arkalarında. Gördüğünüz fotoğraf kendi baktığım yerden çekilmiş bir kare. Oturup kıyısında bir kere de olsa soluklandığım bir cam kenarı. Kimileri için cam kenarı, kimileri için arkada Neşet Ertaş” kendim ettim kendim buldum eyvah “ derken, bu satırları yazdıran hatırası büyük bir pencere yanına kondurulmuş, nefes aldığım bir masa, iki sandalye.